Pazartesi, Aralık 14, 2009

içeri/dışarı

metabolizmanın geçici bir süre serbest düşüşe geçmesi nedeniyle aşırı üşüme sorunları yaşayan ben (ben, ben, ben! ben10!), hafta sonunda tercihini evde pineklemekten yana kullanmış, korunaklı bir yerde bulunmanın göz kırpma süresinde yarattığı küstahlıkla da, hafta hiç başlamayacakmış gibi (başlamadan sıkıldım diyecek kadar mozcar wilde olamadım ömrümde), saklandığım delikten hava olayları hakkında kehanetlerde bulunmuştum. neticede devlet meteoroloji işleri'nin web sitesi düzenli olarak takip ettiğim ve severek okuduğum tek yayındı ve buna hakkım vardı. uzatıyorum (bu iyi). kısacası, aklı bin karış havada bu küstahlık yüzünden olacak, pazartesi günü naçiz varlığımı dış dünyaya teslim etmemle, doğa ve insan yapılarının gazabının hamlet kisvesine bürünüp beni polonius misali şekilden şekile, buluttan buluta sokması bir oldu.

gökyüzü sabahın köründe parlamaya başladı ama öğlene kadar çalıştığım yerde gömüldüğüm kağıtların arasında, pencerenin ucundan yansıyan küçük bir ışık demeti dışında güneşle karşılaşmadım. çalışmanın kötü bir yanı (birçok kötü yanı arasında), gündüz saatlerini bağışladığınız (gündüz vassaf az sonra) müessesede, dışarı çıksanız dahi size ait bir zamanı yaşama olanağınızın olmaması. çok çok yolu uzatır, başka bir yol seçer, sonra kürkçü dükkanına geri dönersiniz. yok efendim ben bir yandan düş kurar bir yandan da işimi görürüm diyorsanız, onun da geçer akçe olmadığı tecrübeyle sabit. düşişleri nezaretinde bir memuriyet mevkii edinmişseniz, ne ala. konuyu iyice bir dağıtayım, ortalığa saçılsın diyorum. bu çöplüğün bana ait olduğuna inandırabileyim kendimi ve daha da dağıtabileyim.

öğlen oldu. ödünç güneşin altında yola çıktım. gideceğim yerin telefonları şehir içini gösteriyor güya ama cehennem gibi uzak. binalar yoldaki şeritler gibi kesik kesik akıyor. az gidince ortadan kayboluyorlar. tek tük evlerden ibaret köyler çıkıyor sonra karşıma. ve onlar da yokoluyor. sadece yeşili ve suyu görüyorum. ama yazlıklar, köy evleri yine fırlıyor sahneye, iki yanda saf tutmuş vaziyette. evlerin kök salmadığı yerlere ulaşıp bir süre böyle devam edince, zemberek boşaldı ve nereden gelip nereye gittiğimi unuttum. küçük dozlarda kullanımımıza sunulan gündüzün tadını azami seviyede çıkarıyordum. denizi de gördüm mü, bu iş tamamdır. geleceğin aşırı denetimci sistemlerini anlatan ters ütopya romanlarında, kazara ışığı gördüğü için suçlu konumuna düşen ördeklerin başına ne geliyordu?

yolculuğun sonu. hapishane. o koskoca ıssızlığın ortasında betondan yapılmış devasa ordular karşılıyor sizi. tellerin arkasında sıvası dökülmüş apartmanlar gördüm önce. lojmanmış. çocuklar oynasın diye park da yapmışlar bir kenarına. böyle bir yerde oyun oynamak ürkütücü gözükebilir ama çocuk aklının eğlenceye dönüştüremeyeceği soluk bir renk yok herhalde. ortaokulda okuduğum okul, hapishanenin dibindeydi. her gün mahkumlardan birinin kaçmasını umuyorduk. okula saklanabilecekleri düşüncesiyle eve gönderiliyorduk çünkü.

içeri girdim. pembe duvarlı geniş salonda (burada da oyun alanı var) her şey kıpır kıpır. aklımın pek almadığı, hayat dolu bir piyesin içindeyiz sanki. bu pembe düş çok sürmedi. hapishanenin kalbine ulaşmak için diğer kapıdan çıkıp yürümeye başladım. hayalet gibi dolanıyorum. çevremi dalga dalga saran yüksek gri duvarlar, gözetleme kuleleri. gökyüzünün hükmü yok burada. yeryüzünde insanların inşa ettiği en korkunç 'ev' türü bu besbelli. içeridekini dışarı bırakmaya izin vermiyor. dışarıya ait hiçbir hayat belirtisini de içeri sokmuyor. hayatın dışına çıkarılmış bu yapının yarattığı boğuculuğun, boşluğun tek benzerini askerde görmüştüm.

içinizi karartmayı başarabildiysem, eve dönebiliriz. kendi hapishanemde ne kadar genişleyebilirim diye düşünerek geldim eve. cehenneme övgü'de bir bölüm var. 'evlerin yatak odası, oturma odası şeklinde bölümlendirilmesi modern bir tahakküm biçimi olmakla, bu fonksiyonel ayrım size nerede ne yapmanız/yapmamanız gerektiğini dikte eder' ana fikirli bir yazı. eh, ben de bilgisayarı mutfakta kullanırım o zaman. normalden fazla atıştırmak gibi yan etkileri var ama şaka maka, adam doğru söylüyor galiba. kendimi gemi kaptanı gibi hissediyorum artık. her şeyi kumanda edebilirim buradan. bakarsın dünyayı da ele geçiririm birkaç aya kalmaz. banyoyla yatak odasının dayattığı işlevden memnunum ama. onlar öyle iyi. oturma odası konusunda emin değilim. hole oturayım dedim. kapıdan çok soğuk geliyor.

yazıyı buraya kadar okuma zahmetine katlananlar... vini amcadan kendi elcağızımla seçtiğim aşağıdaki parçayı size armağan ederek kendimi affettirmeye çalışacağım. yukarıda ne yazmışsam, hiç okunmamış sayarsınız umarım.

the durutti column - the room
[silindi]

2 yorum:

Tuğba dedi ki...

Hımm...Evet... Demek ki içimi yeterince karartmayı başarabilmişsiniz ki, daha yeni yeni yazabilme fırsatını yakaladım.

Karanlıktan ziyade aydınlığın deli gibi korkuttuğu biri olarak yukardaki 'karartma' lâtifesini bir kenara koyacak olursam, benim de en sevdiğim siteler arasında yer alan ve hergün, her dakika, halkı yiğitçe 'koruyan' meteorolojinin şövalye ruhlu logosuna dikkat etmiş miydiniz?
Hem kendini birkaç kere okutabilme kapasitesine sahip bir yazı yazıyorsunuz hem de üstüne kolonya ve şeker niyetine bir şarkı armağan ediyorsunuz... Hımm...

komakine dedi ki...

kış çıkmadan el6'nın bir yıllık kalkınma planında yer alan nordik sesleri de bir an evvel etüt edelim o vakit. malum, yazın 'dehşetli' gündüzler başlıyor o taraflarda. takip etme inceliğinde bulunan okuyucuyu gözetmek ilk hedefimizdir.

imza: riderless horses on dmi's camelot.