Pazartesi, Mart 05, 2012

flann o'brien'ın dalkey arşivi adlı romanında gözlerden uzak kalabilmek için küçük bir kasabada 'gıda sektöründe' çalışmaya başlayan, yazdıklarını hatırlamayan ya da reddeden bir james joyce var. joyce, üzerinde çalıştığı eseri için "düşüncelerime ve argümanlarıma gayet hakimim... düşüncelerim henüz çok yeni. korkarım ki onları henüz kelimelerle ifade edemiyorum" gibi bir laf ediyor mick'le sohbeti sırasında. ne adam! kelimeler düşüncelerini karşılayamayacak kadar güdük kalıyor demek ki. doğru, iyi niyetimi eksik etmem ben kötülük görmedikçe. ama o'brien'ın saygıda kusur etmeyen hınzırlığı başka düşünceleri tetikledi içimde. dilin olmadığı yerde düşüncenin varlık kazanamayacağı konusundaki dilbilim kuralı gelmeseydi sefil aklıma, daha ileri gitmezdim. bu kadarla kalsa yine iyi. kitabın yazıldığı tarihe baktım. zamanın güncel meselelerinden aldığı destekle, daha derinden vurmuş olabilirdi o'brien. joyce'un romanda dile getirilen durumuyla lacan'ın imge evreni arasında sıkı bir bağlantı vardı. joyce, imge evrenine sığınıyor ya da bir tür bunaklık neticesinde geri dönüyordu oraya. böyle bir alan içerisinde dilden söz edemiyorduk. joyce'un bilinçdışına hapsolmuş yaşlı-çocuk bedeni simgesel düzene karşı ayak dirediği müddetçe kendisini ifade edemeyecekti. ama simgesel düzen de pek matah bir şey sayılmazdı canım. dilin içinde anlam kazanmış, gerçek olduğu iddia edilen her şey düzmeceydi. kutsal ruh bile çok sonraları baba-oğul ikilisine yancı yazılmakla uydurulmuştu joyce'a göre. tekrar bu yalana dönmenin ne anlamı vardı? vay canına dedim kendi kendime. hafta sonu konuştuğumuz emlakçı doğru söylüyordu! evin bir tarafı istediğiniz gibiyse; öteki tarafında mutlaka bir yamukluk olurdu. iki yakanın bir araya geldiği görülmemişti. emlakçılar da en az lacan kadar baş ağrıtıcı olabildiğinden daha fazla kurcalamadım söylediklerini.

2 yorum:

Deniz Akhan dedi ki...

Yazdıklarını okuyunca Burroughs'un "kelimeler yalancıdır" şiarı geldi aklıma. evet, dilin olmadığı yerde düşünce varlık kazanamıyor, ama dil de düşünceyi hiçbir zaman tam olarak ifade edemiyor. "hakikat"in ifadesini geçtim; çarpık, çelişik, eksik ve kusurlu fani düşüncelerimizi bile aktarmakta yetersiz. göstergebilim de iletinin eksiksiz iletiminin mümkün olmadığına dair notların toplamı değil mi? (rahatça "değil" diyebilirsin, göstergebilimden pek de anlamam aslında).

evet, dilin içinde anlam kazanmış, gerçek olduğu iddia edilen her şey düzmece, ama burada bir "tezgah" değil, olsa olsa bir mecburiyet var. bu düzmeceyi bozmak için edebiyatta süregiden bütün çabalar da "dil içinde" kalmaya mahkum sonuçta (dili kırmak, bükmek vs).

lacan'ın imge evreni konusunu bilmiyorum, ama yazdıklarından çıkarabildiğim kadarıyla algı ve sezgi yoluyla bilince giren, dile gelmediği için de düşünce halini alamayan şeylerin evreniyse eğer, yine Burroughs'un cut-up tekniği de bu duruma uygun sanırım. ahmet abiden öğrendiğim kadarıyla Burroughs düşüncelerin bütünlüklü değil, kesik kesik, kopuk algı ve imgelerden oluştuğunu düşünüyor, kesme ve yapıştırma tekniği ile bizi düşüncenin öncesine götürüyordu. ahmet abi örnek olarak şu videoyu seyrettirmişti:

http://youtu.be/qrmw3Rr9SQM

çıplak şölen'i okuduğum dönemlerde, Burroughs'un kelimelerin yalancı olduğuna dair düşüncelerini kolayca anlamış, ama cut-up'ı hiç çözememiştim. hala da çözebilmiş değilim, şu yazdıklarımın ne kadarı aktarım ne kadarı benim zihnimin uydurması emin değilim.

komakine dedi ki...

yine çıplak şölende mi geçiyordu, yoksa burroughs'un başka bir kitabında mı, ama kesinlikle cronenberg uyarlamasının başında yazıyordu "hiçbir şey gerçek değil, her şey izin verildiği ölçüde" diye. blanchot'yu hatırladım bir de yorumunu okuyunca. dilin kendi havasında olduğunu farkedince metin aralarına, boşluklara, sessizliğe yönelmişti.