Pazartesi, Ocak 10, 2011

diğerleri

duvarların arasından yola sızan sular ayak izlerini tutmuyor yerde. bir yürüyüş yürümeye devam edelim. bir uyku uyuyalım bitince.

bvdub - past disappears

mülksöz

dünyada arsızca sahiplenilmemiş tek bir şey bulamazsınız kuşkusuz. başlangıçta söz vardı, evet. rastlantısallığın mülk edinmesi tasarlanmış bir eylemdir. gösterilen, göstergeler arasındaki ilişkiden bağımsız üçüncü kişinin varlığına armağan edilir. zaman geçtikçe önceki aidiyetin izleri silinir, yeni malikler çamura bular cevherde parıldayan ne varsa. manzarayı görmek pek güçleşir. size kalan ya çevirmenin ön sessizliğidir ya da okuyucunun fazla yükseklerdeki arka tamponu.

Çarşamba, Ocak 05, 2011

ayraç

gitmek istemediğim ama gitmek zorunda olduğum bir yolculuğun biletini sıkıştırmıştım kitabın arasına. ne zaman kitabı açsam biletle birlikte yolculuğun ağrılı anıları da sökün ediyordu. bir çıkar yol bulmalıydım ancak okuma uğraşımın boş olduğu düşüncesinden bir türlü kurtulamıyor; hasis şahsiyetimin de tesiriyle, serbest pazar ekonomisini benimseyen memleketimizde artık sıkça rastlanan incelikli kırtasiye ürünlerinin karşısında ürkek kalıyordum. hem o ayraçtan sarkan ipler ne oluyordu öyle? kitabın matbaada doğduğu hacimden dışarı taşmasına neden olacak bir salkım saçaklığı kabul edemezdim. üzerinde ünlü ressamların eserlerinin olduğu ayraçlar, resim sanatı konusundaki zaafiyetimi anımsatıyor; desenli olanları dikkatli bakınca basmakalıp olmaktan kurtulamıyordu. kargaşanın önüne geçmek için küçük ve tercihen boş kağıt parçalarını kullanmaya başladım. ancak kitabın arasındaki kağıt parçasını bulmak için debelenirken neredeyse kitabı okumak için harcadığım zamana denk bir çaba harcıyordum artık. ayraçlar yirmili yaşlarımda tanıştığım cep telefonları gibiydi. telefon numaralarını aklımda tutmam gerekmiyordu ama bu sayede hafızamda yarattıkları boşluk, telefonun kendine özgü maharetlerini öğrenmeye çalışırken kaybolup gidiyordu. ayraç kullanmak haramdı bana. dokunmak bile istemiyordum. hayli uzun bir zaman sayfa numarasını ve kaldığım cümleyi ezberimde tutarak yaşamıma huzur içinde devam ettim. ta ki postadan gelen kitabın arasında bu ayracı bulana kadar. dayanılmaz derecede itici olduğunu düşündüğüm halde kitaptan çekip çıkaramıyorum onu. okumaya geçmeden önce bir dakikalığına saygı duruşuna geçmiş gibi onu düşünüyorum. göz göze gelmekten korkuyorum ama parmaklarım kitabın kenarında ona ulaşma heyecanıyla aranıp duruyor. kitabın içinde yaşamını sürdüren asalak bir organizma o. okumanın verdiği zevkin ufkunda tarifsiz zevksizliğiyle bir güneş gibi parlıyor. resimlerin ebleh okuyucu kitlesine yönelmiş oryantalist oltasını düşünmek beni sinirlendiriyor. okuyucunun atalarını saray çevresiyle ilişkilendirerek kurduğu geçmiş fantezilerini düşününce de gülüyorum. hayatta bir toz zerresi kadar değeri olamamış tebaanın üremesine o vakitler yasak mı getirilmiş ki, 'çokluk' okuyanların seçimi, kendilerini özdeşleştirdikleri saray zerzevatından yana oluyor?

Pazartesi, Ocak 03, 2011

büyük uyku

chandler'ın philip marlowe'unu yetişkin bir holden caulfield olarak gören özgüven'in teorisine küçük bir çıkma yaparak, marlowe'un delikanlılık anlayışının sinemadaki karşılığını chang cheh filmlerinde aramak nasıl olurdu? omuz omuza erkek kardeşliği, yasalara uygun olmasa da ahlaki çerçevede görülen işler, kötülük kıvılcımları saçan kadınlar...

romanda kadınların işgal ettiği negatif kutup, kurgudan taşıp gerçekliği de zapturapt altına almış olmalı ki, zavallı faulkner filmin senaryosunu yazarken bogart'ın karısının oynadığı karaktere pek çok sahnede yer açmak zorunda kalmış diye düşünüyor insan. ancak kitaptan filme geçerken silip süpürülen unsurlarla çalakalem eklenenleri yan yana koyunca perdenin arkasında bir el takılıyor gözümüze. kadının görünen kötülüğünün de üzerinde bir güç. elin varlığını duyumsamak, daha geniş bir görüş açısına kavuşmamızı sağlıyor. ben bunu tarihin en büyük baskı aracının bir görünümü olarak algılıyorum. elimde çok güçlü kanıtlar var.

Cumartesi, Kasım 13, 2010

asıl siz teslim olun!


stereolab - everybody's weird except me


rough trade marketler zinciri, albümün 500 adet çok özel (!) pirüpak vinil versiyonunun ön satışıyla ördek avına çıkmış.

Cumartesi, Ekim 09, 2010

varlık ve zaman

toni, yaşam tecrübeleri sonucunda evindeki eşyayı yalnız mutlak bir ihtiyaç hasıl olduğunda -ama titiz davranmak kaydıyla- kullanırsa kendine daha çok zaman ayırabileceğini keşfetmişti. evde halıdan arta kalan boşluklarda yürüyor, çamaşırlarını temiz tutmak için onları nadiren değiştiriyor; kokmamak için terlemiyor, terlememek için hareket etmiyordu.

akşamları hazırladığı tütün sofrasını yere serdiği gazete kağıtlarına kurmayı adet edinmesi de bu yüzdendi.

kuru tohumlar yüzünü ateşe dayadığında, dudakları çoktan başka bir sözcüğü söylemeye girişmiş ölü çiçeklerin açarken çıkardıkları sesi taklit edercesine patlıyordu. kıyılmış yapraklar ise hemen her zaman cılız bir iniltiyle küle dönüşüyordu.

toni'nin yerdeki gazete kağıtlarına takılan gözlerinin beyin organına gönderdiği zayıf ama düzenli sinyaller, beynin de ilgisini çekmiş olmalı ki zaman içerisinde anlamlı bir bütün halinde algılanır olmuştu. böylece toni, ülke ve dünya gündemi hakkında hatırı sayılır bir bilgi birikimine kavuştu. bu bilgiyi somut olaya uygulayarak kendine özgü bazı fikirler edinmesi de görülmemiş değildi.

ben de oradaydım işte. duvardaki saate bakıyordum. kolonun üzerine asılı saat görüntüsü geliyor şimdi gözkapaklarımın arkasına. toni gündemdeki hararetli bir tartışma konusunda yorum yapıyordu. tanımadığım isimleri duyunca saate yöneldim tekrar. saatin ince çubuğu kendi adının verildiği doğrultuda altı derecelik açılarla ilerliyordu her saniye. zaman geçiyor dedim. anlatmaya devam etti. birbirini izleyen iki vuruş arasındaki o gri boşluğun kırılgan salınımının etkileyiciliğinden bahsettim. küfür ederek yatmaya gitti. inanıyorum ki bu hareketin nedeni, nabokov'un pek yerinde teşhisi uyarınca, sözlerimin verdiği eziyet değil, bir varlık durumundan diğerine geçmek için gerekli gizemli zihinsel manevranın benzersiz sıkıntılarıydı. biliyorsun, bu kolaydır evlat.

Salı, Ekim 05, 2010

fil ekimi

bu akşam gördüm ki tüm biletler talan edilmiş, üç beş filme kenardan köşeden yer kalmış. ek gösterime layık görülen filmler: devrim, carlos, sosyalizm. beyazperdede ekim devrimi.

Çarşamba, Eylül 29, 2010

ejderha alfabesi

ejderhanın dövmeli kızı filmi gelmiş sinemalarımıza. bunu da izlemesek konu komşuyla ortak bir paydamız kalmayacaktı. çağdaş uygarlık seviyesine ulaştığını sandığımız kuzey topraklarının steril ve semiz insanlarında deri altına oturmuş cerahatin varlığına bir süredir çeşitli vesilelerle şahit oluyor ve "yayla gibi ferah yerde kıçlarına rahat mı batıyor?" diye söyleniyorduk. bu filmde de anafikir değişmiyor. filmin sergilediği toplumsal çöküntü manzarasına rağmen, yazılı olana duyulan inanç dikkate değer.

dövmeli kız ve gazeteci adam, evrak üzerinden karar vererek ulaşıyor sonuca. polisiye türünün alışık olduğumuz tarzda suç mahalli incelemeleri yok. gazete arşivi didiklemeleri ve internet'te sağa sola dadanarak veri toplama çalışmalarını izliyoruz sürekli. altmış yıl önce kayda geçmiş bilgiyi kendi elleriyle koymuş gibi bulabilmenin kıvancıyla dolup taşıyor içleri.

gizemin çözülmesinde gazete haberleri başrolde. haberin gerçekliği hiç tartışılmıyor ama. bedene kazınmış dövme gibi. bu noktada, kim kime ne yapmışı düşünmeyi bir kenara bırakıp, bu yöntemin onları tamamen yanlış bir sonuca götürmesini diledim içimden. haberdeki yorumlar, karakterlerin düşünce biçimleri onları hatalı bir yola sürükleseydi. sonra kendi yarattıkları karmaşanın içinden çıkmak için debelenip dursalardı. o kadar karışmadı işler. yine de ulaştıkları sonucun doğru olduğuna dair kuşkularım var. gerçeğin tepetaklak olabileceği beklentisi yalnızca bizim topraklarımıza özgü bir durum olabilir mi? tophane'de ne oldu peki?

Pazar, Temmuz 18, 2010

günercin

hareket etmediğinde ayak ucunda bitmeye yeltenecek kadar cesur, kılını kıpırdattığında kaçacak kadar korkak, ömrü boyunca bu döngüyü tekrarlayacak kadar salak, yiyen, içen, guruldayan, kabaran, sevişen, yumurtlayan, doğum kontrole inanmayan, telin üzerinde hizada duran, hizada sıçarken kafanızı hedef almayı seven, taşı delen bokuyla başedilemeyince insanlar tarafından talih işareti sayılan, yegane numarası takla atmak olan güvercin. ha, bir de uçuyor.

Cuma, Temmuz 02, 2010

okunmuş şeker



bütün sınavların ertesinde... okuyup üfleyen: tuğba.