Pazartesi, Ağustos 31, 2015

tonypandy

yirminci yüzyılın ilk yarısında polisiye romanlar yazan (ve yazık ki ancak yüzyılın ilk yarısı kadar bir ömür yaşayan) josephine tey'in daughter of time adlı romanı zamanın kızı adıyla bizde de yayınlandı.  tey'in müfettiş alan grant karakterinin son maceralarından biri olan romanda, tarih kitaplarında iii. richard'ın tahtı garantilemek için işlediği iddia edilen yeğen cinayetlerinin gerçekliği tartışılıyor. ancak bu bir dönem anlatısı değil. müfettiş hasta yatağında tarih kitapları, belgeler ve biyografilerle haşır neşir halde iii. richard'ın masumiyetini kanıtlamaya çalışıyor. shakespeare'in oyunu sayesinde konudan az çok haberdar olmakla birlikte, plantagenet ve tudor hanedanlarının soy sop kütüklerine biraz aşina olsaydım öyküye daha çabuk ısınabilirdim belki. ana damarı her zaman bulamasanız da, bir kitapta kafanızda soru işareti uyandıracak başka gizemlere rastlayabilirsiniz.

Perşembe, Ağustos 27, 2015

scognamillo ve beyoğlu anıları

scognamillo'nun bir levantenin beyoğlu anıları kitabı ilk kez 1991 yılında metis yayınları'ndan çıkmış. kitabın bir yerinde aşağı yukarı 72 yıldır beyoğlu'nda yaşadığını söylüyor scognamillo. tevellüt 1929 ise bu cümleyi 2001 yılında kurmuş olmalı. bu tarih kitabın bilge karınca yayınları'ndan çıkan ilk baskısının yapıldığı yıla denk düştüğüne göre, anıların o tarihte bir güncelleme geçirdiği sonucuna varabiliriz. ama hemen giriş bölümünde beyoğlu'nda yaşadığı süreyi  80 yıl olarak belirtiyordu üstat. bu da elimde tuttuğum agora baskısından çıkan ilk baskının tarihi ile örtüşüyor. ikinci bir güncelleme daha yapılmış demek. önce şunu yanıtlayayım: neden bu kadar geç kaldım okumakta? benim beyoğlu tarihi ile ilgili merakım, ne anılara ne de (zaten hiç olmayan) akademik bir duyarlılığa dayanıyor. kitabı bir arkadaşımın armağan ettiğini düşünürsek neredeyse rastlantısal ve zayıf bir ilgi aslında. doksanlarda beyoğlu'yla aramızda kocaman bir deniz vardı ve beyoğlu çocuk - ergen olan benim için ulaşılması güç bir yerdeydi. hobsbawm 1789 öncesi dünyanın neye benzediğini anlatırken, coğrafi olarak halen keşfedilmemiş pek çok yeri olması nedeniyle küçük, bir yerden bir yere gitmek söz konusu olduğunda ise harcanan zaman bakımından büyük bir dünya tasviri yapıyor. son iki yüzyılın arasında duran benim için beyoğlu'na uzaklığımın nedeni teknolojinin değil de zihinsel anlamda ulaşım araçlarının yetersizliğiydi dersek daha yerinde olur herhalde. ama scognamillo da öyle değil mi canım? caddede aşağı yukarı dolaşırken, tünel ve diğer tarafta taksim meydanının ötesiyle ilgili hatırladıklarının flu olduğunu, buralardan ötesinin ayrıntı gibi kaldığını yazıyor. asıl meselemize dönelim. insan anılarını neden güncelleme gereği duyar? belli bir zaman dilimini yazıda mühürledikten sonra mühürü yeniden açıp değişiklik yapmak nasıl bir ihtiyacın ürünü? önce belirtmem gerekir ki, bu işin eğlencesi yok değil. scognamillo, anılarında anı kitabından bahsedebilmek gibi bir ayrıcalığa erişiyor. çocukluk arkadaşıyla uzun yıllar sonra karşılaştıklarında anı kitabını okumuş olduğunu öğreniyor. başka bir yerde kitabın ilk çıktığında çok ilgi gördüğünden söz ediyor. fakat anılarının mekana sıkı sıkıya bağlılığının güncelleme konusunda esas rolü oynadığını sanıyorum. yaşamınızı belli bir mekan bağlamında anlatmak istediğinizde oradaki değişimi kayıt altına almak, anıların boşluğa düşmesini engellemek endişesinin bir yansıması olmalı. beyoğlu da değişmek, silinmek, üzerine yazılmak konusunda kentin en talihsiz yerlerinden biri. kitapta scognamillo'nun şimdi bu mekan bilmem ne olarak kullanılmaktadır dediği yerler, aradan geçen sürede tekrar tekrar değişikliğe uğramış, tanınmaz hale gelmiş. bazılarının yüzleri hala metal levhalarla kaplı, tamamen unutulmaları bekleniyor. yalnızca bir yaşam alanını değil, insan zihninin hatırlamaya dair tüm yetilerini yıkmayı kendine görev edinmiş bir anlayışın karşısında anılarını anlatabilmek, bu türe aykırı düşecek araçları kuşanmayı gerektiriyor gerçekten de. anı kitabını anlatan anı kitabı gibi.

Perşembe, Ağustos 13, 2015

kaçak kedi

bugün çerkezköy'de gittiğim yerde masanın üzerinde duran yerel gazetede alelade görünen bir kedi kurtarma operasyonu haberine rastladım.


haberi okumaya başlayınca artan derecede ilginçlik barındırdığını farkettim. çatıya çıkan kedi, iki haftadır sesten rahatsız olan apartman sakinleri, üç kez gelmesine rağmen kediyi yakalayamayıp geri dönen itfaiye. televizyon haberlerinde ağaçtan kedi kurtaran itfaiye haberlerini hep görürüz ama hiçbir şey yapamayıp geri dönen itfaiye haberini ilk kez duyuyorum. tabii fotoğrafa bakarsanız, yatağın altına kaçan çorabı süpürge sapıyla çeker gibi kediyi çektirmek en hafif deyimle hödükçe. haberin devamı dördüncü sayfadaymış. bu haberin nasıl bir devamı olabilir derken yerel ölçekte ciddi bir infial yaşandığı, satır aralarında da bolca hayvan zulmü içerdiği ortaya çıktı.

Pazar, Temmuz 26, 2015

sahibinin sesi

sevim burak sahibinin sesi oyununda bilal'in delice konuşmaları karşısında zevcei bahtsız zembul'ü (ya da sümbül, ya da matmazel zembul allahanati) yazı dilinde "hii... hiii..." diye ağlatır. olay 1930'lu yıllarda geçiyor. benim çıkarabildiğim Aralık 1930 - Haziran 1931 tarihlerinde. sevim burak ölmeden bir yıl önce yayınlanmış kitap. ağlama seslerinin taklit edildiği diyalogları okurken şimdilerde yazıda böyle ağlamadığımızı düşündüm. yenilerden bir örnek verilecek olsa "ühü... ühü..." olmaz mıydı bu? geçen zaman içinde duyduğumuz sesleri yazıya dökerken farklı bir işitme duygusu veya kavrayış mı geliştirdik? en azından 1980'lerde ühü'yü yazıya dökmüş birileri olmalı diye düşünüyorum. ben şimdiye kadar hiç dikkat etmedim. fakat bir tiyatro oyunu söz konusu olduğu için ağlama sırasında çıkan sesin tonu konusunda fikir sahibi olmamızı sağlayacak bir ipucu verilmek istenmiş de olabilir. tiz ve histerik bir tonda tekrar eden hıçkırıklar mesela. o halde bilal, babasının ölüp ölmediğini kontrole gelen dr. jak'a "bana muzaffer seza deyin" derken dr. jak'ın "muzaffer seza... heee.. he." diye gülmesini nasıl canlandıracağız zihnimizde? "hehe" değil, "heh heh" hiç değil. roman ya da hikaye olsa burak nasıl ağlandığını-gülündüğünü anlatacak üç beş kelam bulur, ses taklidiyle uğraşmazdı herhalde.

alan moore'un h.p. lovecraft öykülerinden esinlenerek yazdığı çizgi romanlardan ilki (daha öncesi var mı bilmiyorum) court yard'ı okuyordum. fbi ajanı sax, vahşice işlenen seri cinayetleri aydınlatmak için aklo denilen bir uyuşturucunun peşine düşer. satıcının evinde aklo'yu deneyecektir. satıcı, sax'ın kulağına tuhaf kelimeler fısıldamaya başlar:

wza-y'ei. sözcük içimde yazın gürleyen gök gibi patlıyor. gözkapaklarımın içine swastika ve bok böceklerini yansıtıyor... sonra başka bir sözcük fısıldanıyor kulaklarıma. dünyanın bilinen dillerinde yazılmamış, dengi olmayan bir sözcük... dho-hna... nefes almadan içiyorum onu. eldivendeki el, değirmen kanatlarındaki rüzgar gibi taşıyıcısına anlam veren bir güç. eşiği geçerek ona anlam veren bir misafir ya da istenmeyen kişi... aklo bir uyuşturucu değil. bunun yarısı kadar akla oyunlar oynayabilecek bir uyuşturucu yok. aklo bir dil...
(sonrasında evde, olay anında...)
şimdi anlıyorum ki burası ne clinton caddesi, ne de ben gerçekten oradan geçtim. ben burada üzerine eğilmiş başucunda dururken ikimiz de sana uyguladığım sözel yeniden inşanın bir parçasıyız sadece. 
...
fhtagn

yazıya gelince hepimiz sahibimizin sesiyiz.

Cumartesi, Temmuz 25, 2015

twitter'da, facebook'ta yayıncıların ve kitabevlerinin samimiyetine kanıp baskısı tükenmiş kitapların ne zaman tekrar yayınlanacağını ya da dükkanlarına ne zaman geleceğini  soruyorum arada bir. son derece istikrarlı biçimde şimdiye kadar hiçbirinden cevap alamadım. ciddiye alınmak için leziz, keyifli kelimelerinden birisini cümle içinde kullanmam mı gerekiyor? ya da "mutlaka okunmalı, sçılmalı" şeklindeki moda kalıbı mı tercih ederlerdi? kitabı satın alıp kahveyle birlikte fotoğrafını çekerek instagrama koyacağıma and mı içeyim?

Pazartesi, Ekim 07, 2013

günün son ışıklarını göbüşünde toplayarak akşam ayazına hazırlık yapan kedi.


Cumartesi, Ağustos 31, 2013

virginia woolfoğlu


cengiz kurtoğlu, virginia woolf için söylüyor: yıllar senindir.

Cuma, Ağustos 30, 2013

bir uzun mesafe koşucusunun asabiyeti

hepimiz haruki murakami'nin askerleriyiz. nike ayakkabı şirketinin bu yılki koşusuna yazdırdım adımı geçen hafta. kasım ayındaki on kilometrelik istanbul maratonu için iyi bir ön hazırlık. ama her şirkette olageldiği gibi reklamlarına, sloganlarına, pompaladıkları yaşam biçimine gözünüz takılmasın sakın. tam bir sinir harbi. ayakkabıda mündemiç teknolojiyle teknik olarak uçabileceğiniz iddiasında bulunmak yetmiyor artık. bunu çok iyi biliyoruz. az evvel zikrettiğim şirketin şimdiki şiarı da şehrin her bir sıkıcı metresini koşarak, onu tekdüzeliğinden kurtarma, yeniden tanımlama ve en nihayetinde katarsise özdeş bir ele geçirme eylemi üzerine kurulu.

yeryüzünün bir bölümünü kağıt üzerinde ölçeklendirmek, tahakkümle ne derece ilgili ise, bu toprak parçasının birey tarafından yeniden tanımlanması, o derece tahakküm karşıtı bir eylemdir. yeni bir şey değil söylediğim. marx, benjamin, lefebvre, harvey gibi düşünürlere bakın. sonra marx'ın şarap örneğine biraz göz gezdirin. oradan harvey'nin marx'tan aldığı topu göğsünde yumuşatarak şiir gibi bir röveşataya kalktığı, çok uluslu şirketlerin bir şehrin özgünlüğünü pazarlamak için çelişkili bir biçimde o özgünlüğün nasıl içine ettiklerini anlatan asi şehirler kitabındaki makalesini okuyun. tüm bunların ışığında şunu sormak lazım: sana ne oluyor be nikeciğim?  senin özelinde konuşmayı kesiyorum.

sermayeye bu kadar iddialı ve yalancı olma rahatlığını veren, biraz da kendi yarattığı kitlenin sermayenin ideallerine olan bağlılığı değil mi? aynı şirketin istanbul şehrinde koşmak üzerine birtakım kişilerin görüşlerini yayınladığı siteye bakalım. sultanahmet ve civarı için şöyle buyurulmuş:
koştuğum rota, tarihi yarımada diye tabir edilen yer. özellikle turistlerin varlığı bu sokaklara bir avrupa şehri rahatlığı katıyor.
koşmak için rahat ortamı sağlayan, kendini yaşadığın şehirden başka bir yerde (bir avrupa ülkesi tabii) düşlemek. tatlı düşlerin insan topluluklarının en temel haklarının ihlaline zemin hazırlayacağını düşünebilir misiniz? şans işte, denk geldi. bugün radikal kitap'ta istanbul, müstesna şehrin istisna hali adlı kitap için yapılmış bir söyleşi vardı. ayşe çavdar, kentsel dönüşümün psikolojik altyapısından söz ediyor. "tarlabaşı yıkılmadan önce, ne kadar çok kapkaç haberi okuyorduk. sonra tarlabaşı yıkılırken kimse sesini çıkarmadı. devlet tarlabaşı'nı kriminalize ederken, inanmaya çok hazırdık." çok yakında orası da koşmak için uygun, uygar bir yer olacak. peki herkesin kalabalıklığına şaşırdığı, iyiden iyiye göze batmaya başlayan arap nüfusunu ne yapacağız? (keşke avrupalılar gelse onların yerine, diyen birini tanıyorum). bu adamları da memleketlerine sağ salim gönderirsek (bizde ırkçılık olmaz) sokaklarımız çiçek gibi olur. yine sıkıcılaşırsak daha önce olanları unutur ve büyüklerimizin bizim için yeni bir koşu ve slogan bulmasını bekleriz.

 ne demişti george orwell, sonra da ratm çok güzel alıntıladıydı: geçmişi kontrol eden, geleceği de kontrol eder. şimdiyi kontrol eden, geçmişi de kontrol eder. ikibölübeşbeze ise abdurrahman palay'ın sesinden şimdiki zamanın sokaktaki sesini pek güzel yansıtmış idi: "şimdi bize hayatı yasak edenlerden hesap soracağız."

Salı, Ağustos 27, 2013

kuzin bette

o kocası olacak polonyalı sünepe wenceslas'ın gizlice valérie'yle flört etmeye kaçtığı gün, hortense kızımız bütün gece dışarıdan gelen araba seslerini dinler, ha geldi ha gelecek bekler durur. saat sabahın biri, herif hala ortada yok. bizimki başına bir iş mi geldi diye kendini paralıyor, a benim cancağızım. ben de sene sanki 1840'lar değilmiş gibi -1848 kesin değil, onu biliyorum- telefonla arasa iyi olur bence diyorum kendi kendime. balzac, zaman kurgusunu saat ustası gibi işlediği romanının hangi sarsak beyinler tarafından okunduğunu bilseydi...

ama balzac'a daha çok acı verecek olan, iyi - kötü şeklinde kesin çizgilerle ayrıılmamış ve her biri az çok kapitalizmin çamuruna bulanmış karakterlerinden kuzin bette'e iltimas geçen intikam dolu yürekler olurdu bence. kuzin bette'in velinimeti (!) ailenin boğazına çökme hikayesinde üzücü bir yan görmememiz, ikibinli yılların başında aşırı derecede tükettiğimiz güney koreli intikam filmleri yüzünden oldu bana kalırsa. koskoca balzac, eşittir kapitalizm, kent yaşamı ve insanlık komedyası üzerine yazılmış binlerce sayfa, daha yeni geride bıraktığımız on yılın ehlileştirilmemiş duygular parodisine mi kurban gitti? hayır. çok saçma. teori çöktü beyler, dağılın.

Cumartesi, Ağustos 24, 2013

artamonoff


artamonoff'un geçen yüzyılın başlarında çektiği istanbul -ve biraz efes vs.- fotoğraflarının yer aldığı sergi -fotoğrafların tümüne buradan ulaşılabiliyor sanırım- kent ve fotoğraf üzerine pek çok düşünceyi tetikleyen türden. her şeyden önce üzerinde yaşadığımız bu beton kente zamanın kalıntıları arasında terkedilmiş bir yer duygusunu veren o boşluk. istanbul olduğuna inanmamamızın nedeni fotoğraftaki o belirli açı mı yoksa artık orada var olmadığını bildiğimiz gözün nesnesi mi? işte size tarih öncesine ait bir alain robbe grillet. ya da bilemedin le orme. icadından beri fotoğrafın şok edici belge niteliğini kaybetmediğini güçlü bir şekilde hissetmeniz ise başka bir hikaye. ne kadar tostmodernleşsek de, geçmişten gelen bir yüz ifadesi, ya da kentin sokaklarının bir uçtan bir uca görünümü değerini korumaya devam ediyor. yalnız bu mu? kentle birlikte içinde yaşayanları da dişlerinin arasında parçalayan canavarın sesinin kulağınızda çınladığını itiraf edin.

Salı, Mayıs 28, 2013

Yatakta ayagimi koydugum yer isininca daha soguk bolgelere dogru arayisa gecmek, baloncuklu naylonun balonlarini sirayla patlatmak gibi.

Pazar, Mayıs 26, 2013

edebiyat tarihindeki ölüm sahnelerini derleyen bir antoloji düşünün. günümüz insanının çok çektiği spoiler illetinden azade olmasını beklemek hayal olur fakat nasıl bir şey ortaya çıkacağına dair varsayımlarda bulunabiliriz. büyük romanların ölüm sahnelerini aklıma getirmeye çalışıyorum. yaşamı tüm dokulara nüfuz edercesine işleyen yazar, uçurumun kıyısına geldiğinde boşluğa doğru bağırıp sesinin yankısını boşuna bekler gibidir. kendi eserinin tanrısı rolüne soyunsa da daha ilerisi için söz söylemekten sakınır. iyi de yapar. ama bir şey var ki, her iyi ölüm kurgusunun olmazsa olmazıdır. son anın fotoğrafında  hep bir şaşkınlık gözlemlenir. geri dönme isteğinin ardından her şeyin çok geç olduğu duygusu. zihinde şimşek gibi çakan "şimdi sıçtık" ünlemi. bu da olmasa ölmenin hiç heyecanlı bir tarafı olmayacak diye düşünürsünüz.

Pazartesi, Mayıs 20, 2013

Sokaktaki konteynirin bekciligini yapan kedi.
Oto yıkama kedisi

Perşembe, Mayıs 16, 2013

öğle tatillerinde ev yemeği yapan lokantalarda karnını doyuran emekçi sınıfıyla neden ortak bir muhalif bilinç geliştiremiyoruz da bir tabak çalı çırpıya en az on lira verip inimize geri dönüyoruz? david harvey'nin 150 yıl önce  paris'i anlattığı kitabında buırjuvaziye korku salan bu sokak pratiği bizde neden işlemiyor?


...In this they were simply confirming the slowly dawning fears of bourgeois reformers: that the mass of the population of Paris, deprived of the facilities and comforts necessary to a stable family life, were being forced onto the streets and into places where they could all too easily fall prey to political agitation and ideologies of collective action. That the cabarets, cafés, and wineshops provided the premises for the elaboration of scathing criticism of the social order and plans for its reorganization was all too evident to Poulot.

Çarşamba, Mayıs 15, 2013


léo malet'nin hilmi yavuz'a benzediğini düşünmek tüylerimi diken diken ediyordu.

the national'ın trouble will find me albümüne dair arzuhalim

sevgili the national,
uzun bir aradan sonra yeni albümün "trouble will find me" ile sevenlerinin karşısına çıktın. içindeki çocuk hala "benim sorunum ne, daha fazla dayanamıyorum, cinlerimle bana acır mısın şu köşeye kıvrılsam" şarkıları söylüyor. sen büyümezken ben de yolun yarısına gelmişim şaka maka. sana yalan borcum mu var, şarkılarını dinlerken dikkatimi veremiyorum artık derdine, tasana. içimi yaşlıca bir hınzırlık kaplıyor kanser gibi. "sesi de iyice nodül yapmış pezevengin" diyorum, başka da bir şey gelmiyor aklıma. bir doktora görün. belini ört. kendini üzme. dünyalığını yaptın iyi kötü. büyüme zamanı geldi geçti hey hey hey.

Pazar, Aralık 23, 2012

Pazar, Ağustos 12, 2012

vertigo home

Bfi’ın son anketi, sinema tarihinin en iyi filmi olarak Vertigo’yu seçti. Çok ciddi, önemli, hatta dünyanın en önemli filmini izlemek için (bir kez daha mı? belki, ama hatırlamıyorduk ki) eşimle televizyonun karşısına oturduk bugün. Filmin her saniyesi Bfi’ın son duyurusu neticesinde ölümcül bir dikkat talep ediyordu ama akşam yemeği için barbunyaları ayıklamak lazımdı. Bu arada açılıştaki isimlerin çoğunu kaçırdım ben. Ayıkladığımız barbunyayı pişirmek için filmi durdurup mutfağa gittik. Bir süredir başımıza dert olan ve nereden peydahlandığı bilinmeyen minik sinek problemimizin kaynağını keşfetti kiti. Büyük saklama kabının içindeki sebzeler sıcaktan çürüyüp kurtlanmıştı. Kabı atmak için bir koşu sokağa fırladım. Geri döndüm. Bir sigara içtim. Filmi başlattık tekrar. Azıcık uzanayım dedim. Belim ağrıyordu. Gözlerim kaymaya başladı. Filmi sadece duyduğumu farkedince açtım gözlerimi, şöyle bir silkindim, kalktım oturdum. Eşim yeni evlat edindiğimiz kediciğe mama verirken uyuyakalmıştı. Tuvalete gittim. Balkona çıkıp yağmur devam ediyor mu diye baktım. Filmi izlemeye başladığımızdan beri dört saat geçmişti ama hikaye düğüm bölümünden çıkamamıştı daha. Arada yine mutfağa gidiş gelişler, sigara, aystii içmek… Acıktık. Masayı kurup yemeğe oturduk. Ben yine oburluk edip ikinci tabağı doldurmaya gittiğimde film bitti.

Pazartesi, Ağustos 06, 2012

mobi dik

Çocukluk anıları, kaybedilmiş masumiyet adı verilen ortak paydada cümbür cemaat buluşabilmemizi sağlar ve insan toplulukları arasında pek revaçta bir anlatım türüdür.  Her neyle uğraşıyorsanız, işler sarpa sardığında, çocukluğunuzdan bir anıyı anlatmaya başlayın. Hayata sıkıca tutunmuş duyarlılığınız ve ayrıntılara düşkün ince zekanız bir güneş gibi doğacak dinleyicinin yüzünde. Sağlam bir çocukluk anısı için dişimi kırarım, çocuğumu döverim. Ol hatıra ki, ruhumuzda yarattığı titreşimler, geçmişten gelip hafızamızın ücra köşelerine sinmiş duygu tortularının verdiği haz ve yaşanılanın bir daha asla tekrar etmeyeceğini bilmenin hüznünün toplamıdır.
Nostaljinin odaklandığı duygunun tekrar etmeyeceğinden söz ediyorum ama, dur bakayım. İlkokuldayken sınıfça kitap fuarına gitmiştik. Dönüşte öğretmen bizden fuarda görüp sevdiğimiz bir kitabı ve neden sevdiğimizi yazmamızı istedi. Bütün sınıf bir şeyler yumurtladı. Sıra okumakta olduğunuz satırların yazarına gelince, ihtişamla tahtaya kalktı ve Herman Melvil’in Mobi Dik adlı kitabını çok sevdiğini söyledi. “Neden,” diye sordu öğretmen. “Çünkü kalın bir kitaptı,” dedim. Evet, kalındı benim için sadece ve o yaşta kalın bir kitap okumaya meyletmek (ama okumamak) iftihar edilecek bir şeydi. Büyüyünce nesnelerin görünüşlerinden faydalanarak böbürlenmeyi bıraktım ama sanırım Mobi Dik’in haklı hiddetini üzerime çektim ve lanetlendim. Tahtanın önünde kalın kitaplarla hava atan tıfıl, şimdi meslek hayatında kısa ve öz yazdığını düşündüğü hiçbir şeyi beğendiremez oldu. Yazı kısa mı? Yetersiz. Derdini anlatıyor ama. Daha uzun yaz. Sayfalar dolusu çöp çıktı postadan. Oh, ne harika. Karşılığında aynı hacimde bir şeyler yazmalı. Yazamazsan araya parça koymalı. Çocukluğumdaki kaypak ben çoğalarak geri dönmüş, hayatımı istila ediyor.